Nurullah ER

Tarih: 12.11.2025 07:33

Atatürk’ün Son Savaşı

Facebook Twitter Linked-in

Hatay’ın bağımsızlığına kavuşması, anavatana iltihakı Atatürk’ün son savaşıydı.

Savaşa dedikse, silahla, tank ve tüfekle askeri güçlerin göğüs göğse çarpışarak yapılan bir savaş değildi.

Suriye’nin bağımsızlığıyla, İskenderun Sancağının Suriye’ye bırakılması, bölgede yaşayan Türklere karmaşık, kaotik ve gerilimli günler yaşatıyordu.
Atatürk 1 Kasım 1936 yılında Meclisin açış konuşmasında, “İskenderun- Antakya çevresinin mukadderatı milletimiz için çok önemlidir. Bunun üzerinde ciddiyetle durmamız gerekmektedir. Dostluğuna önem verdiğimiz Fransa ile aramızda tek büyük mesele budur.”

Aradan bir yıl geçmişti ki, 29 Ekim 1937 yılında Atatürk Cumhuriyet kutlamaları için verdiği davette, misafirlerini ağırlıyordu. Nezaketle Fransız Büyükelçisinin yanına oturdu, sakin konuştu, “Ekselanslar, ben toprak büyütme meraklısı değilim, barış bozma alışkanlığım hiç yoktur, ancak anlaşmaya bağlı olarak hakkımı istiyorum. Meclis kürsüsünde söz verdim, ‘Hatay kırk asırlık Türk yurdudur onu alacağım.’ Vedalaşırken elini tekrar sıktı, gözünün içine baktı. Konuyu ciddiye almanızda fayda var. Hatay benim şahsi meselemdir!” diyerek uzaklaştı. Gençlik yıllarının, savaşlı günlerinin ruh hali gibi heyecanlıydı sağlık sorunu yaşasa da hükümetle arasında fikir ayrılığı olsa da.

Gün geçtikçe Hatay sorunu büyüyor, Fransa ipe un seriyordu. Ayrıca sağlık sorunu ciddi boyut kazanıyordu. Başbakan Celal Bayar, yurt dışından doktor getirmede ısrar edince, “Ortada Hatay Meselesi var, hastalığım dışarıda duyulursa kötü olur” diyerek, Kılıç Ali’yi çağırdı. “Cumhurbaşkanlığından istifa edip İskenderun dağlarında çete reisliği yapacağım. Bana mücahit bulun, milis güçlerle birlikte yerli halkı ayaklandıracağım, bu işi kökünden çözeceğim.”

Kendini Libya çöllerinde, Çanakkale geçilmezinde, Afyon Kocatepe’de görüyor, Samsun ufkundan Anadolu’ya baktığı gibi Hatay’a bakıyordu. 18 Mayıs 1938 günü Avrupa basınında Atatürk’ün felç geçirdiği yazılıyordu. Bu haber daha da kamçılamıştı düşüncelerini. Her şeye rağmen hasta yatağından doğruldu, doktorların tüm ısrarına rağmen Güneye inmeye karar verdi. Trenle Mersin’e vardı, oradan Adana’ya geçti. Birlikleri denetledi, halk yollara dökülmüştü. Adana’da büyük kalabalık karşıladı. Hataylılar ‘bizi kurtarın paşam’ dediğinde, yine tek cümle, “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz diyordu”; büyük alkış alıyor, umut oluyordu.  Esaret zincirlerinin kırılmasını Hataylılar dört gözle bekliyordu.

Hayatını hiçe sayarak son savaşını yapıyordu Atatürk. Güney Cephesindeydi. Meselenin ciddiyetinden tedirgin olan Fransa, geri adım atmak zorunda kalmıştı. Yapılan ikili antlaşmalarla, 2 Eylül 1938’de İskenderun Sancağı bağımsızlığını ilan etmiş, Hatay Devleti kurulmuş, 1939’da Türkiye topraklarına katılmıştı.

10 Kasım 1938’de Atatürk hayata veda etmiş, Hatay’ın Anavatana kavuşması diplomatik savaşla kazanılmış ve bu yaşamının son savaşı olmuştu.

Atatürk, Hatay’ın Türkiye’ye katıldığını görmedi, ama bağımsızlığıyla yüzünün Türkiye’ye döndüğünü gördü. O yüreğinde sakladığı yarım kalan emanetin tamamlanış hikayesiydi. Bu hikâye ki, haritası çizgilerle değil, bir ömrün son satırlarıydı.

Bazen bir dava, insan ömrüne sığmayacak kadar büyük olur, ama bazı insanlar vardır davalarına sığdırırlar. Atatürk’ün Hatay meselesine bakışı buydu. Bugün bu davanın sesi Hatay sokaklarında, depremde yıkılan binaların arasında dolaşırken bile rüzgarla fısıldar.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —