Kemal DÜZ

Tarih: 04.02.2026 07:19

Antakya İskenderun Bir Nehir Gibi

Facebook Twitter Linked-in

Beni yazmaya teşvik eden ve bu gazetede yazmaya başlatan, nurlar içinde olsun Ayşe Figen Ülkümen-Arlı'nın anısına saygıyla ... 

Kitaplar kitaplar... 

Ne çok kitap okudum. 

Eskisiyle yenisiyle elimin dediği gözümün gördüğü okuduğum kitaplarını sayısını bilemiyorum. 

Kağıda dökülen, duvara yazılan her harf her kelime her  rakam her konu her yazı ilgimi çeker.  Ben bir Karadenizli olarak, Karadeniz coğrafyasıyla ilgili kitapları da çok okur araştırırım. Ancak esas uğraşım Akdenizdir; Antakya İskenderun yöresidir.  Güneyi tanımak tanıtmak gibi bir uğraşın içindeyim. Bunu hem yazarak hem de günlük hayatımda gerçekleştirmekteyim.
 

Esasında ben kitap aramam veya aradığım çok azdır. Kitaplar beni bulur, bir kitapçıda bir sahafta bana mahzun mahzun bakarlar beni al ve oku derler sanki.  İstanbul da Beyoğlu'nda İstiklal Caddesi'nde Aslıhan Pasaj da bir sahafın önündeki masada gördüm bu "Trabzon Kuleleri" kitabını,  yazarı Rose Macaulay(1881-1958).  Kitabın adı her ne kadar Trabzon Kuleleri ise de Karadeniz den başlayarak İskenderun Antakya , Filistin, Suriye Ürdün'e uzanır.

Yazar, İskenderun'da Antakya'da bir süre kalır. Çok ilginç bilgiler var bu  kitapta, altını çizdiğim bölümleri  aşağıya  alıyorum:

"Alexandretta Körfezi'ne girdiğimizde hava kararmıştı. Körfezi dolaşarak İskenderun'a girdik. Körfez kıyının içlerine kadar ilerliyor ve gemilerden kayıklardan ve karadan gelen ışıltılı aydınlığın içine hapsolmuş bir nehir gibi uzanıyordu. Körfezde tüm ışıkları yanmakta olan bir savaş gemisi demirlemişti. İngiliz gemisine benziyordu. Kıyıya daha yakın bir yerde bir yat vardı ve onun ışıkları yanıyordu. İsmini okuyabiliyorduk. Adı Argo idi ve Vere'nin arkadaşı olan basın patronunun yatıydı. Mediterrenean Palace'de ne buluşacağımızı yazmış olduğu bir not bekliyor olacaktı. David, her ikimizin de gece orada konaklayabileceğini söyledi."
.....
"Vere ile palmiyelerle dolu körfezi çeviren bu büyüleyici, hoş ve Fransızlaştırılmış kasabanın keyfini çıkardık.  Bir dolmuşla Antioch'a gittik. İzlediğimiz yol, zig zaglar çizerek çizerek, vahşi dik bir tepeye çıkarak ekili düz tarlalardan geçerek bir tepenin yamacındaki kiremitli evlerle dolu bir Türk şehri olan Antioch'a varıyordu. Altın Antioch ve Seleucia yükseklerde bir zamanlar kalenin olduğu ve duvarların sardığı tepede yapayalnız yatan hayalettiler.

Tepeye çıktık. Burada İngiliz arkeologlar toprağın altından mozaik kaldırımları çıkarmakla meşguldüler. Tekrar Antakya'ya indik ve kayalık tepedeki mağarasındaki eski kiliseyi gezdik. Sonra Daphne korusuna gittik.

Burası bir zamanlar Yunan ve Roma eğlencelerinin yuvası olan sefahat ve ebedi günah şenliklerinin yapıldığı yerdi. Vere ile birlikte burayı gezdik. Eskiden tüm mabetler tapınaklar ve alemlerin varolduğu zamanlarda burası daha güzel olmalıydı. Şimdi burada çağlayanlar, taş merdivenler, vadiye inen ormanlarla kaplı dik tepelerin yamaçlarında oturup tavla oynayan ve çoğunluğu alkolsüz içki içen insanlar vardı. Burası ormanlar, merdivenler ve çağlayanlar ile varolan diğer yerlerden daha ahlaksız değildi. Her ne kadar eğlence düşkünleri, gittikleri her yerde eğlencelerini yaratsalar da, sefahat düşkünlerinin pek tercih edecekleri bir yere benzemiyordu. Ama Vere ve ben etrafımızdaki şelalerin ve ağaçların gölgelelerinin bu yeri nemlendirdiğini ve İskoçya'ya benzediğini düşünüyorduk. Bu yüzden Daphane'de fazla kalmadık  ve Antioch'a geri dönüp, Ortaçağ Türkiyesi bölgesini keşfe çıktık.

Eğri büğrü dönemeçli sokakları, derin kavisleri, küçük kiremitli camileri, bir zamanlar kervanların mola yeri olan açık alanlarda halkalara bağlanmış maymun ve develeri, çevredeki ağaçları, kendi ticaret bölgelerindeki küçük dükkanlarındaki çalışan marangozları, çömlekçileri, kuyumcu ve bakırcıları ile çok daha eğlenceliydi. Burada birbirimize verdiğimiz Roma ve Bizans sikkeleri satın aldık. Daha sonra ağaçlardaki lambaların altında ve Antakya radyosunun ağaçlardan sarkarak çaldığı müzik eşliğinde, bahçeli bir lokantada yemek yedik. Yemekten sonra geceyi geçireceğimiz Turizm Oteli'ne gittik. Sokaklarda yürürken çocuklar bize bağırıyor ve yumruklarını gösteriyorlardı. Otelde tanıştığımız bir Alman arkeolog, Antakyalıların İngilizleri dikkate almadıklarını, sadece Almanları sevdiklerini söyledi. Bu, Çanakkale Savaşı'nın eski bir geleneğine dönüşmüştü."
....
"İskenderun'da üç gün kaldım ve şehri dolaştım. Havası bayağı sıcak ve rutubetliydi; sabah ve akşamları sis vardı. Ama hava gün boyu güneşli ve bir açık olurdu. Günbatımları ise denizin üzerinden batıya doğru dumanlı bir ateş yanıyormuşçasına kıpkırmızıydı. At nalı şeklindeki koy, sahil yolunda palmiye ağaçları ile kavis çiziyordu ve tüm ışıkları yanmakta olan savaş gemileri koyda demirlemiş yatıyordu. Canlı sokaklar epey Fransız bir görünüşe sahipti ve dükkanlarda hala bir parça Fransızca konuşuluyordu. Kimse yabancılara gözlerini dikip bakmıyordu, çünkü yabancı yüz ve görüntülere senelerdir alışmışlardı. Deniz cephesindeki kahvelerde erkekler sabahtan akşama kadar oyun oynuyorlardı. Erkek çocuklar sahilde yüzüyorlardı. Ben de sahilde bir mil kadar yürüdüm ve denize girdim. Bana çok nazik davranan Shell Şirketi'nin temsilciliğini yürüten bir karı-koca ile tanıştım. Alexandreta'da daha fazla kalmak isterdim. Burası oldukça sevimli bir kentti. Kızlar dost canlısıydılar ve sahil yolunda Fransızca sohbet ettik. Dr. Halide Alexandretalı kadın ve kızların tuhaf olduklarını söylemişti. Belki de öyledirler, ama benim için farketmiyor. Neler yaptığımı ve evli olup olmadığımı soruyorlardı. (...) Kızlar oldukça batılı bir görünüşe sahiptiler ve epey serbesttiler. Bu Atatürk'ün hoşuna giderdi." (sf: 205)


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —