Nurullah ER


ŞİMDİ NE OLACAK?

Nurullah ER


Pekiyi şimdi ne olacak?

Soru.

Kime? 

Sana, bana, hepimize...

On bir ili vuran, büyük felaket yaratarak nerdeyse, Antakya, Kahramanmaraş’ı bitiren, diğer illerde açmaz yaralar bırakıp, maddi ve manevi hasarı büyük olan deprem ikinci ayına girdi. İlk günlerin acısını yaşayanlarda oluşan travmalar bir türlü atlatılmıyor. Enkazın altından canlı çıkarma işi çoktan bitti. Yıkılan binaların altında kalan yakınının cesedine kavuşma, bir mezara koyma umutları da suya düştü. 

O zaman pekiyi şimdi ne olacak? sorusunu herkesin sorma zamanı.

Kozanoğlu’nun Osmanlıya başkaldırışını şiirleştiren Dadaoloğlu gibi “ölen ölür kalan sağlar bizimdir” diyerek kahramanlık gösterecek halimiz yok. Çünkü yaşanan ne bir baş kaldırısı, ne de düşmana karşı verilen savaştı. Hayat devam ediyor. Yaşanan doğal bir olay olan depremin  yarattığı  felaketinin yaşattığı acıydı. Elli binin üzerinde insan ölmüş, evler yıkılmış, ayakta kalanların çoğu yıkılmak üzere hal almış, yaralılar hayata tutunmaya çalışırlarken, hayatta kalanların bir kısmı yıkık evlerinin enkazı başında, bir kısmı yıkılmaya yüz tutmuş evine girme cesareti gösteremediğinden etrafında dolaşıp duruyorlar, sonra verilen bir kap yemeği yiyip, başını sokacak bir çadır verilmişse, ya şimdi ne olacak? Bilinmezlik uykusuna yatıyorlar.  

Doğal felaketlere; kahramanlık yapılamaz, onunla cenge girilemez, önemsiz görülemez, kader deyip başucu yastığı yapılıp gözyaşı silinemez. Doğal felaketlere karşı yeryüzünde güvenli bölge mümkün değil, ama önlem almak mümkündür. Üzerinde yaşadığımız Anadolu yarım adasının bir deprem kuşağı içinde olduğu bilinir. Eski çağlardan bu yana da bir çok depremlerin yaşandığından  büyük zararlar verdiği, can kayıpları yaşattığı görülmüştür. Bunlardan yüzyıllar öncesi depremin bir kader olduğu bilinse de, önlem alma açısından yeterli bilgi ve teknoloji donanımı olmadığından, insanlar deprem karşısında aciz duruma düşmekteydi. Deprem dendiğinde hep Japonya örneği verilir. Günübirlik depremlerin yaşandığı söylenir, ne var ki ne bir binanın yıkıldığı, ne de tek bir kişinin burnun kanadığı anlatılır. Bu da gösteriyor ki, demek ki Japonya depreme karşı önlemini aldığından maddi ve manevi kayıplarını bilim ve teknoloji sayesinde ortadan kaldırmış, Japonya’yı depremle kazasız, belasız yaşar hale getirmiş.

Ülkemiz nüfusunun büyük kısmı 1939 Erzincan depreminden berisini az çok bilirler. O günden bu yana da ülkemizde bir çok depremin yaşadığı görülmüştür. Yaşanan deprem felaketlerinin ülkemize maddi kayıplarının çok olduğu, manevi telafisinin yıllardan silinmediği bilinmektedir. 6 Şubat depremi yüzyılımızın en büyük deprem felaketi oldu. Ülkeyi bir yangın yerine çevirdi. Bu yangın ki, saman alevi gibi yanıp sönen yangından öte, meşe odununun yangını gibi için için yanmaya durdu. Bu deprem, acının, çaresizliğin, kaybın, kimsesizliğin depremine döndü.

Bu depremde bunca acı yaşanıp gözyaşı dökülmüşse, insanlar yalnızlığa, çaresizliğe, umutsuzluğa itilmişse, yıllarını birikimiyle elde ettiği evi başına yıkılıp çadırlara sığınmak zorunda kalmışsa; inşaat endeksli ekonomik modelin, imar aflarının, liyakatsız görevlilerin, birilerine rant yaratma çabalarının, partizanlaşmış yüreklerin, denetim ve kontrollere yer vermeyen idarecilerinin, çıkarcı çevrelerin yarattığı bir zincirdir.

Böylesi bir felaketi iktidarın aksaklık ve yetersizliklerini inkar edip saklayacak durumları kalmamıştır. Yaralar açan, acılar yaşatan böylesi bir deprem sorunu, bilim ve teknolojiden uzaklaşarak, fiiliyatsız sorunlar ortaya atarak, kaderci açıklamaların arkasına sığınarak, heyecan uyandıran, coşku yaratan söylemlerle, duygu sömürüleriyle, algı operasyonlarıyla çözülemez.

Seçimlerin arefesindeyiz. Bugünlerde siyasi partilerin kendi kendilerine sorduğu soru, “nasıl kazanacağız?” sorusu ve arkasından kafa karıştırıcı, algı yaratıcı söylemlerin ardından, yağmur gibi yağan vaatler… Tam da bugünlerde depremzedelerin  hür iradesiyle, kendi kendilerine sorması gereken soru, “Şimdi kime; neden, niçin, nasıl oy vereceğiz?” sorusu olmalı bence.