Müslüm KABADAYI


Seydikemer’de Ender(Le) Gördüklerimiz...

Müslüm KABADAYI


Beş yıl önce karasalgın (pandemi) gündeme geldiğinde 65 yaş ölçü alınmıştı ve koronavirüse karşı yaşlıları korumak için bu yaş ve üstündeki insanların dışarı çıkışları ya yasaklanmış ya da belli saatlerle sınırlandırılmıştı. Şimdi düşünüyorum da, ana yaş olarak 65’i geride bıraktığıma göre hastalık ve salgınlara, kamu hizmetlerinden yararlanma biçimlerine göre kendimin yaşlı olarak değerlendirileceğini hiç hesaba katmamıştım. Düşünsel ve bilimsel anlamda bu konuyla ilgili söyleyeceğim tek görüş, her canlının oluşum sürecindeki genlerine yüklenen enerjiyle yaşadığı ortam ve ömrünün biçimlendiği koşulların belirleyici olduğudur. Düşünsel olarak bunun bilincine varıp diyalektik olarak bu ömrün gerçekliğini gören, kabul eden ve buna göre inisisiyatif geliştiren insan, olumsuzluklar karşısında pes etmez, kahırlanmaz, mücadeleden vazgeçmez. Kişisel ve toplumsal tarihin öznesi olmaya devam eder. 

Evet, bilimsel ve düşünsel açıdan bu bakışı kazanmakla birlikte, duygusal ve zihinsel açıdan aynı “gerçekçi bakış”ı her zaman kazanabileceğimizi ve ömrümüzün her aşamasında hayata geçirebileceğimizi iddia edemeyiz. Günlük yaşamda şöyle betimleriz bu durumu: “Demir veya kömür değilim kardeşim. Ben de etten, sinirden oluşuyorum. Kaldı ki demir de paslanıyor, kömür de yanıyor.” Buradan hareketle benim ömrüme dahil olan tüm insanlarla kurduğumuz bağı, yaşadığımız çelişki ve çatışmaları toplumsal-doğal bağlamından koparmadan sıkça değerlendiririm. Beni yakından tanıyanların betimlemelerine göre olaylara ve insanlara hep “iyimser” yaklaşıp toplumsal ya da kişisel sorunların çözümlenebileceğine dair inisiyatif aldığım belirtiliyor. Tabi, bu saptama duygusal ve zihinsel bakımdan ortaya koyduğum tutum, davranış, tepki ve kararlaşma süreçlerinde farklılaşıyor. Hassas olduğu kadar üzerinde çalışabilmek için uzmanlık gerektiren bir konu olduğundan örnek vermeyeceğim, ayrıntıya da girmeyeceğim. Ömre bize “bahşedilmiş bir hayat” olarak bakmadığım için de yaptığım hata ve yanlışlardan dersler çıkarmaya, “yeniden hayatı kurma”ya özen gösterdiğimi vurgulayabilirim. Hayatlarına dokunduğum insanlardan zarar verdiklerim olmuşsa da, bile isteye yapmadığımı bilmelerini ve buradan beni bağışlamalarını dileyebilirim. 

Ömrümün 65’inde ilk kez iki aya yakın süre(n)cek bir gezi-tatil ve kültürlenme ortamı yaşadım. Temmuz başında kentteşim ve 68 Kuşağından Ömer Özdal Ağabey’le doğduğumuz topraklara bir haftayı aşkın yolculuk yapmıştık. İkimizin de biyolojisine ve toplumsallaşmasına biçim vermiş verimli topraklarımızın 6 Şubat depreminden bu yana “yağma ve yıkım düzeni”nin yarattığı büyük tahribatın kurbanı olduğunu bir kez daha görmenin acısını ve nefretini yaşadık, oradaki yakınlarımız ve dostlarımızla dayanışma-moralleşme deneyiminden geçtik. Ardından da eşim Sevda ve kızımız Evin’le Bodrum Gündoğan’a gittik. Geçen haftaki yazımda buradaki izlenimlerimi, yaşadıklarımıza dair analiz ve yorumlarımı dile getirmiştim. On gün boyunca, Milas Ören’den başlayarak Alanya’ya kadar süren gezi-tatil ve kültürlenme atmosferinde o kadar çok farklı şeyler biriktirdik ki, bunları mümkün olduğunca sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabi öykü, deneme, şiirsel anlatıları ve aforizmaları da başka düzlemlerde değerlendirmeyi düşünüyorum. 

Bugün üzerinde duracağım coğrafya Muğla’ya bağlı ve Antalya sınırında olan Seydikemer ilçesi... Peki bizi oraya çeken enerji veya gerekçe neydi? Hem dayı hem de hala çocuğu olduğumuz Ender Yıldız, 6 Şubat depreminde Antakya Betonsan’daki evleri yıkılınca ailesini Seydikemer’e getirmişti. Hatay Valiliği’ndeki görevinden atamasını buraya yaptırması iki yıla yakın sürmüş ve sonunda kendisi de Seydikemer Kaymakamlığı’ndaki görevine başlamıştı. 2013’te ilçe olunca Fethiye’den bağımsız idari bir yapıya kavuşan Seydikemer’in daha fazla yapılaşmaya açılmaması, doğal ve tarihi mekanların korunması, arkeolojik kazılarla gün ışığına çıkarılması önemsenmeli. Ciddi sağlık sorunlarıyla mücadele etmek zorunda kalması yetmiyormuş gibi aile ve çevreden aktarılan sorunlarla boğuşması, kuzenimle yaşadığımız ortak noktamızdan biriydi. Kendisinin Ankara’da görev yaptığı dönemde gelişen dostluğumuz, akrabalık bağımızın ötesinde güven oluşturdu. Bugüne kadar da dayanışmamızın sürmesi ve ciddi bir sorun yaşamamamız çok sevindirici... Bu konuda eşi İlknur Hanım da bize hep destek oldu. Hem meslek olarak sağlık alanında gösterdiği özveri hem de kamucu yaklaşımı için kendisine teşekkür ediyorum.

Ender, adı gibi “ender” yetenekleri olan kuzenlerimden. Aileden gelen mobilya mesleği yanında hem tarım hem de kamu hizmetinde başarılı çalışmalar yaptı. Eşinin Antakyalı olması nedeniyle kent kültürüne daha hızlı uyum sağladı.  Babası ve dayım olan Mehmet Yıldız’ın 1960’lı yıllarda Yayladağı Kışlak’ta köy muhtarıyken, daha sonra Antakya ve İskenderun’da mobilyacılık yaparken edindiği çevre ve kültürel birikimden sonra İlkur’un yakınlarından özümsediği görgü ve bilgiyle kendisini daha da geliştirdi. Kamu emekçisi olarak çalıştığı yerlerden edindiği deneyim de çok işine yaradı tabi. Çalıştığı her yerde kamu yararını, yurt sevgisini ve halka hizmeti öne çıkardı. Emekliliklerine az süre kalmışken ve bundan sonraki yaşamlarına Antakya’da devam etmeyi düşünürken, milyonlarca depremzede gibi onların da planları alt üst oldu. Kendileriyle iki gün birlikte yaşadığımız Seydikemer’deki izlenimlerimden yola çıkarak şunu hemen teslim etmeliyim ki, bu taraflara 10-15 yıl önce gelmelerine vesile olan turizmci Ertan Güzel ve ailesinin varlığı onlar için büyük şans olmuş. Seydikemer’den Saklıkent’e giderken Akdağ’ın eteklerindeki Yakaköy’de yaşayan Güzel ailesi, kendilerine bahçe aldırarak bu güzel coğrafyaya bağlanmalarını sağlar. 

Biz, Seydikemer’e 8 Ağustos akşamı ulaştık ve yol göstericiye uyarak Ender ve oğulları Ozan’la kucaklaştık. Arabanın güvenliğini almak için çaba gösterdiğimizi görünce, “Abi, burada öyle bir kaygı duymana gerek. Ben de ilk geldiğimde arabanın camını açık bırakmışım. Ev sahibi, ‘Bir şeyin kaybolursa gelip benden alacaksın. Burada hırsızlık olmaz. Herkes birbirinin her şeyini korur, kollar.’ dedi. Bu yönü yanında çalışkan bir halkı var buranın.” bilgisini verdi Ender. Doğrusu toplumsal çürümenin bu denli yaygınlaştığı bir dönemde bölge halkının bu niteliğini takdirle karşıladım. Aslında olması gereken bu…

Gerek şehir merkezindeki evin bahçesine ektiği sebzelerle, gerekse Yakaköy’deki bahçelerine diktiği meyvelerle doğal beslenmek için üretime devam eden Ender’in iş dışındaki zamanının çoğunu bostanda geçirmesinden dolayı, zeki ve esprili diliyle dikkat çeken 12 yaşındaki oğulları Ozan, “Baba, sen bu gidişle bahçeyle nikah kıyacaksın!” demiş. Ozan’la aynı yaşta olan kızımız Evin çok iyi anlaştılar; hem evde ve gezdiğimiz yerlerdeki oyunları hem de izledikleri filmler, okudukları kitaplar, dersler üzerine paylaşımlarıyla bizi mutlu ettiler. İkisine de tüm çocuklara dilediğimiz gibi başarılar ve mutluluklar diliyoruz. 

Anadolu uygarlıklarıyla ilgili olarak yıllardır yaptığım okumalar, araştırmalar, gezip görmeler üzerinden yaptığım analizleri, yorumları ve önerileri yazarak, söyleşerek ve etkinliklerle paylaşırım. Bu bölgeye daha önce gelmemekle birlikte eski Anadolu uygarlıklarından olan Luviler, Hititler, Karyalılar ve Lidyalılarla ilgili bilgilerimi gözlemlerimle teyit etmeye, zenginleştirmeye çalıştım. Dolayısıyla Seydikemer’in güneyine doğru uzanan Akdağ’ın eteklerinde kurulmuş olan tarihsel Lidya Birliği’ni oluşturan 23 kentten biri olan Tlos’un, Ender’in bahçesinin de bulunduğu Yakaköy’de olmasına çok sevindim. Bu yazımda bu coğrafyada kurulan Lidya uygarlığının hem ilk kez şehir demokrasisinin gerçekleştiği parlamentonun Patara’da kurulması hem de paranın değişim aracı olarak kullanılması bakımından başka yazımda değerlendirmesini yapacağım için burada güncel bazı konulara değinmekle yetineceğim. 

Eski kaynaklarda Tlos’tan “şehir” olarak değil de “ülke” olarak söz edilmesi, bana şaşırtıcı gelmedi. Çünkü,Seydikemer’den denize kadar uzanan Üşen Ovası’nı besleyen o kadar çok kaynak suyla karşılaştık ki, bu ovada nar başta olmak üzere zeytin, incir, dut ve diğer meyvelerin hepsinin yetişmemesi mümkün değil. Köylüler de hem anıt ağaç değerindeki çınar, çamları korumuş hem de buz gibi yayla sularının aktığı her yerde turistik tesisler kurmuşlar. Aynı güzergahta bulunan ve doğal yapısı, buz gibi akan coşkun yapısıyla turist akınına uğrayan Saklıkent Kanyonu da bizi büyüleyen kaynaklardan biriydi. Yalnız, hemen şunu belirtmek isterim, bizim uğradığımız koylarda, milli parklarda, kanyonlarda Bakanlık oranın işletmesini kişilere devretmiş. Kamu mülkiyeti olan bu doğal mekanlar, özel işletmeler tarafından ücrete tabi tutulduğu gibi burada satılan yiyecek ve içecekler de pahalıydı. Bu nedenle gittiğimiz bu konumdaki birkaç yerde öğretmen olduğumuzu söyleyip ilgili kişilerle tartıştık. İlgili ve yetkililerin bu konuya çözüm üretmelerini beklediğimizi buradan dile getirmek isteriz.

Bizi aracıyla Yakaköy’ün en üst noktasına çıkaran Ender’le ciğerlerimize oksijen depoladık, diğer yandan da karpuz çatlatan sulardan içerek, elimizi yüzümüzü yıkayarak 40 dereceye varan sıcağa dayanabildik. Yörük kültürünün hakim olduğu bu köylerde doğa turizmini besleyen soğuk suları anıt çınarların gövdesinden akıtarak, çağlayanlardan zıplatarak, üzerine, yanına çardaklar kurarak değerlendiren Ertan Güzel amca ve eşi, yıllarca burayı güzelleştirmek için dişleri ve tırnaklarıyla çalışmışlar. Çocukları ve diğer akrabalarıyla Yaka Park Restoran’ı bölgede, hatta ülkede tanınır hale getirmişler. Hatta taklitlerinin de çoğaldığından söz ettiler. Dikkatimizi çeken önemli noktalardan biri de bu bölgede “villa turizmi”nin gelişiyor olması. Ağaçların, soğuk suların arasında yapılmış villaları geceliği 6-7 bin liradan kiralayan aileler, hem ekonomik hale getiriyorlar masraflarını hem de sıcaklarla baş edebiliyorlar. Yaka Park tesisinde çocukların ve gençlerin ilgisini çekecek biçimde bir teleferik düzeniyle dolaşma olanağı da sunuyorlar. Burada bulunduğumuz birkaç saat içinde hem biyolojik ve ruhsal sağlığımız hem de doğal güzelliklerin nasıl estetize edilmesi gerektiği bakımından çok güzel anlar yaşadık. Sağ olsunlar, bizimle çok yakından ilgilendiler. Dolayısıyla insan sıcaklığının da böyle tesislerde ne denli önemli olduğunu gördük. 

Ertan Bey’in çocuklarının, torunlarının, köylülerinin, kısacası onlarca kişinin çalıştığı böyle tesislerin çoğaltılması çok anlamlı...  bu Ne yazık ki pandemi döneminde yakalandığı koronavirüse yenik düşmesi Ertan Güzel’in, ailede olduğu kadar turizm dünyasında da üzüntüye yol açmış. Biz de burayı gezerken gördüğümüz alabalık havuzlarına, çevrede dolaşan keçi, koyun ve tavuklara, çok estetik düzenlenmiş peyzaja ve kaliteli yiyeceklere baktığımızda Ertem Bey’in, köyden yetişen bir emekçi olarak kendini ve çevresini böyle geliştirmesine hayran kaldık, onu saygıyla andık, eşi ve çocuklarına da baş sağlığı diledik. 
Sevgili kuzenim Ender’e, eşi İlknur’a, yeğenimiz Ozan’a, bize evlerini ve yüreklerini açtıkları için çok teşekkür ediyoruz.