Meral Tabakoğlu TOKSOY


Narenciye’nin Desteğe İhtiyacı Var

Meral Tabakoğlu TOKSOY


Kendi kendine yeten bir ülkeyken dışa bağımlı bir ülke hâline geldiğimizi bilmeyen yok ama bilmezden gelen çok. 

Bu durumu görmezden gelerek, yanlış tarım politikaları izlenerek bugüne geldik. 

Belki biraz abartılı gelecek ama son yirmi beş yıl içerisinde 7’den 70’e herkes, pastadan gereken payı almadığı için fakirleştiğinin farkında. Bir bakıma hepimizin biraz ekonomist olduğunu söyleyebiliriz; mizah yapmıyorum. Kafası azıcık çalışan, bu konu üzerinde biraz düşünen bir insan işin özünü anlıyor. Tekniğini değil belki ama pratikte izlenmesi gereken yolu tahmin etmek çok da zor değil. 

Çiftçinin, hayvancılık yapanların durumu ortada. Yıllardır elimizden bir şey gelmeden, üzülerek izliyoruz. (Oysa elimizden gelen en önemli şeyin farkında değiliz ne yazık ki.) “Çifti satamıyor, tüketici alamıyor.” sözü dilimize pelesenk oldu ama bir çözüm üretilemedi. Çiftçi ne ekse zarar ettiği için maddi manevi yıkıma uğruyor; mahsuller yollara dökülüyor. Ürünler, işçi yevmiyesini bile karşılamadığı için mahsulünü vatandaşa bedava dağıtanlar oluyor. 

Peki, yetkililer yetkilerini niye kullanmıyor? Bu fakirden çok çok fazlasını bildikleri su götürmez. 

Öyleyse amaç ne?

İlle de ithal ürün getireceğiz, yerli malını, çiftçiyi desteklemeyeceğiz diyorsanız ektirmeyin arkadaşlar. 

Hayvancılığı, çiftçiliği yasaklayın gitsin.

Bölgemizin önemli gelir kaynaklarından biri olan narenciyenin içine düştüğü duruma yaşayarak şahit oluyoruz. Bu, bir iki günlük sorun değil. Yıllardır çiftçi emek ediyor, ter döküyor, bir umutla bekliyor ama sonuç hep fiyasko. 

Bu ülkenin millî gelirinin heba olması, çiftçinin borç batağına girmesi yetkilileri mahcup etmiyor mu?

Bizim de Dörtyol’da, eşime ve kardeşlerine babadan kalan bir mandalina bahçesi var. O nedenle işin kıyısından köşesinden biz de bu işin içine girmiş olduk. 

Geçen yıl don vurduğu için bahçeye bakan kişi vazgeçti; artık bakmıyor. Yani yalnızca bir yıl, sulanmanın dışında hiçbir bakım yapılmadı. Boyumuza gelen otlardan, dikenlerden bahçeye girmekte zorlandık. Kuruyan dalların budanması 20.000 tl tutuyor; daha temizlenmesi, kazılması, ilaçlanması var… 

Bakımsız kalmasına rağmen ürün, çok iri olmasa da güzel meyve verdi. Sonuç olarak 4,5 TL’den pazarlığa başlayan eşim 2,5 TL’ye razı oldu. Başında kalması ayrı bir dertti çükü. Tüccar, topladığı mandalinanın irilerini seçip küçükleri bahçe kenarına döküp gitmiş. Tüm bahçelerin kenarında bu yığınlardan görüyorsunuz. Öte yandan tüketici bol bol alıp yiyemiyor. Bu işte bir terslik, hatta birçok terslik yok mu sizce de?

Eskiden Portakal ve Mandalina bahçesi olan, kimseye muhtaç olmadan geçinir giderdi. Düğün günü kesilirken, “Portakala” diye karar verilir, ev yapılacaksa yine “Portakalda” yapılırdı. Soğuk hava deposu yerine köyde, aralıklarla yapılmış kocaman, yüksek tavanlı, kalın kerpiç duvarlı mağazalar vardı. Fazla ürünler oralarda yatak yapılır, kış sonu daha yüksek fiyata piyasaya sunulurdu. Günün sonunda herkes memnun olur, yüzler gülerdi.

Günümüzde yeterli soğuk hava depolarının olmaması anlaşılır bir durum olabilir mi? Peki bu depoların yapılması çok mu zor?

Her bölgenin ya da kentin adıyla özdeşleşen, oranın sembolü haline gelmiş ürünleri vardır. 

Mesela Karadeniz’in fındığı ve çayı, Malatya’nın kayısısı, Isparta’nın gülü gibi… Bir gül yaprağından reçel, gül suyu, parfüm, krem gibi birçok ürün elde ediliyor. Fındığı sadece çerez olarak yemiyoruz; kremaları, ezmeleri yapılıyor. Kayısı ona keza…

Portakaldan, limondan, mandalinadan neler yapılmaz? 

Kabuğu, suyu, posası… Her biri ayrı bir vitamin deposu. Limonata, reçel, meyve suyu, şampuan, krem; ilk akla gelenler bunlar. Bu kadar geniş bir alanda değerlendirmek varken çürümeye bırakmak reva mı?

Narenciye, vizyon sahibi girişimciler ve devlet desteğiyle sorun olmaktan çıkıp hem istihdam sağlayan hem de kazanç kapısı olan bir fırsata dönüşebilir.