Yağmur İskenderunlunun korkulu rüyasıdır.
Yağmur başlar başlamaz gözler denize kayar.
Şehrin tüm sokakları, caddeleri, altgeçitleri denize iner. Menfezler, logarlar denize akar.
Altyapısı yetersizse su mutlaka bir yol bulur.
Her yağışta aynı manzara.
Ulucami Caddesi, Şehit Pamir, Paç Meydanı, Çay mahallesinde adımlar tereddütlü, esnaf sözleşme imzalamış gibi kapısında bulur seli.
Altyapı nefesini tutmuş, kusabildiği yerden kusar.
Deniz kenarında doğmuş bir şehir, kendi yağmur suyunu taşıyamaz hale gelmiş.
Bu coğrafyanın kaderi, doğal afetin felaketi olmaktan öte, yıllardır ötelenen bir sorunun yönetim anlayışıdır.
Böylesi zamanlarda açıklama hemencecik yapılır.
Metrekareye şu kadar yağmur düştü.
Başkan dahil tüm belediye çalışanları sele karşı seferber oldular.
Cümle burada başlar, burada biter.
Oysa bu şehirde yağmur yeni değil, yeni olan her defasında sele karşı hazırlıksız olmak.
İskenderun altyapısı olarak bilinen logorlar, su kanalları, menfezler mutlak vardır. Teknik yönü konuşulmaz, yeterli olup olmadığı tartışılmaz, kapasite bilinmez.
Sahil düzenlemelerini gördükçe, ışıklandırmalara bakındıkça, kaldırımlar, çarşılar yenilendikçe, bulvarlar çiçeklendirildikçe, çimlendikçe, boy boy fotoğraflar veriliyor. İnsan imreniyor.
Ya yerin altı?
Orası hep sessiz, ta ki sel konuşana kadar.
İskenderun sele yenilmiyor, her yağmurdan sonra ihmali yeniden onaylıyor.
Kimileri mukadderat, kimileri doğal afet biliyor.
Oysa her yağmurda aynı kader yaşanıyor.
İskenderun denizle barışık bir şehir, ama kendi suyu ile kavgalı.
Sel geçer deniz durulur, hesap sorulmazsa bir sonraki yağmur yine yoldadır.


