Müslüm KABADAYI


İskandinavya´dan izlenimler-1

Müslüm Kabadayı


Yolculuklar, gezilen ya da geçilen coğrafyaların fiziki ve insani özelliklerine, mevsimine göre renk kazanıyor. Doğal ki yolcunun niteliği, merakı, beklentileri bu renklerin çeşidini, tonlarını belirleyen unsurlardan. Daha önce orta ve batı Avrupa´yı yaz ve kış mevsimlerinde gezmiş ve zengin bir izlenim edinmiş olmakla birlikte kuzey Avrupa´yı, İskandinav ülkelerini en iyi ne zaman gezebilirim diye araştırdım. Belki ikinci defa gitme olanağı bulamayacağımı düşünerek temmuzda karar kıldım. Bu düşüncemi eşim Sevda´yla da paylaşarak biletlerimizi erkenden aldığımız gibi gezeceğimiz yerleri, görüşeceğimiz insanları da belirledik. 

/resimler/2020-1/23/1057281278604.jpg

Gidiş nedenimizi de iki maddede özetleyebilirim. Birincisi, Vikinglerin coğrafyasını, kültürünü, sosyo-ekonomik yapısını öğrenmek; ikincisi de Türkiye´den bu ülkelere farklı nedenlerle, daha çok zorunluluktan giden şair, yazar, sanatçı, bilim insanı ve eğitimcilerle röportajlar yapmak…
Son 20 yılda gezip gördüğüm yerlerle, orada tanıştığım insanlarla ilgili 150´yi aşkın video kaset kaydı var arşivimde, binlerce fotoğraf da… Gerek gezi yazılarımda gerekse günlüklerimde fotoğrafları değerlendirdim ama video kayıtlarıyla ilgili bir çalışmayı henüz başlatamadım. Hep emekliliği, rahat bir zaman ve ortamı kolladım. Bunu 10 yıl önce gerçekleştireceğimi planlarken, yeni bir evlilik ve güzel bir çocuğa kavuşmakla yine erteledim. İlla “rahata kavuşma”yı beklemenin ne kadar gereksiz bir düşünce olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bir yandan insan belleği unutmaya mahkum olduğundan bilgi ve izlenimler silinebiliyor, en azından canlılığını yitiriyor; diğer yandan ölümlü varlık olarak her an faz değiştirebileceğinizi yaş ilerleyince anlıyorsunuz.
İşte bu üç amacı gerçekleştirmek ve farklı bir coğrafyanın doğasını, toplumsal dokusunu, tarihi-kültürel mekanlarını tanımak amacıyla 20 Temmuz´da İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı´ndan İsveç´in başkenti Stockholm´e uçtuk. Yaklaşık 3 saatlik uçuş sırasında havanın hep açık olduğu gökyüzünde zaman zaman hareket halindeki bulutlar yoldaşımız oldu. Birdenbire uzun sahil şeridiyle karşılaştığımızda tahminen Polonya´yı geride bırakıp Baltık Denizi´ni aşmak üzere yol aldığımızı düşündük. Bir süre sonra adalar, gemiler görülmeye başladı. Havanın açık olması, yeryüzünün net görünmesi içimizi rahatlattı. Demek ki İsveç´te yağmur ya da kapalı bir atmosfer yoktu. Zamanımızı verimli değerlendirebilecektik.
Öğle üzeri Arlanda Havaalanı´na indiğimizde hava güneşliydi. Hatta bu coğrafyaya göre yakıcıydı. Havaalanında, Stockholm´de 1972´den beri yaşayan şair Özkan Mert´in tarif ettiği yerleri bulmakta zorlanmadık. Çünkü, uçaktaki yolcular ve havaalanında çalışan Türkiyeliler hemen yolumuzu bulmak için devreye giriyorlardı. Daha sonra gittiğimiz birçok yerde İskandinavyalıların sorularımıza, yardım isteklerimize kulak kabartmadıklarını, zaman ayırmak istemediklerini görünce Doğu toplumlarının yardımseverliğinin ne denli değerli olduğunu anladık.
Arlanda İstasyonu´ndan trene binerek Solna İstasyonu´na kadar yolculuk yaptık. Haritadan takip ettiğime göre Stockholm´ün kuzeyindeki havaalanından güneye doğru, kent merkezine giden bu trendeki İsveçlilerin konuşmalarında vurgunun önemli olduğunu fark ettik. Özellikle trende istasyonları anons eden kadın sesinin, daha çok orta heceye vurgu yaptığını işittik. “ArLANda” söyleyişi, Sevda´yla sık tekrarladığımız ve üzerine espriler yaptığımız bir konu oldu. Trende de Türkiyelileri hemen yanımızda veya karşımızda oturur bulduk. Solna´da ineceğimizi söylediğimizde öğrenci olduğunu söyleyen genç, bize yardımcı olacağını dile getirdi. Sanıyorum 10´u aşkın istasyonu geride bıraktığımız tren yolculuğunda Asyalı, Ortadoğulu ve Afrikalıların çoğunlukta oldukları duygusuna kapıldık. Bunu, tatilden dönenlere bağladık; ayrıca yabancıların daha çok toplu taşım araçlarını kullanıyor olabileceklerini düşündük. Daha sonraki günlerde tren istasyonlarında, büfelerde çalışan Kulululardan bu gözlemimizin doğru olduğunu teyit ettirdik.

 Solna İstasyonu´nda trenden indiğimizde gözümüz Özkan Ağabey´i aradı. Valizlerimizden başımızı kaldırıp ileri baktığımızda bir bankın yanında bize el sallar bulduk kendisini. Gözleri ışıldayan, gülücükleri neşe saçan ve davudi sesiyle “Hoş geldiniz!” diyen Özkan Mert´le kucaklaştık. Sevda Hanım´la tanıştırdım. Hal hatır sorduktan ve yolculuğumuzun rahat geçtiğinden söz ettikten sonra istasyona yakın yerdeki evlerine yürüdük. Kapıda bizi eşi Havva Hanım karşıladı. Eşimi onunla da tanıştırdıktan sonra eşyalarımızı yerleştirdik. Kısa bir sohbetten sonra karın açlığımızı giderdik. Saate baktığımızda yazın Türkiye´yle bir saati aşkın bir zaman farkı olduğunu söylediler. 

Öğleden sonra dinlenmek yerine, hazır hava koşulları da iyiyken “Çevreyi gezmek ister misiniz? Yakında güzel bir göl ve park var.” dediğinde Özkan Ağabey, balıklama atladık bu öneriye. Sportif giyinip yola çıktık. Sokaklar sakindi; tek tük bisikletli insanlar, köpeğini dolaştıranlar, bebeklerini, çocuklarını gezdiren ailelerle karşılaştık. Özkan Ağabey´le stabilize bir yoldan göl kıyısına ulaştığımızda sazlık bir alanla karşılaştık. Gölü takip eden yolda yürürken güneşe uzanıp bedenini güneşlendirenler, ağaçların altında piknik yapanlar, grup halinde spor yapanlar, oyunlar oynayan çocuklar, göl kenarında yürüyen ya da koşanlar dikkatimizi çekti. Her yaştan insan parkta aktif haldeydi.
Göle akan küçük bir derenin üzerindeki köprüden fotoğraflar çekildik. Doğrusu göl çevresinde çok güzel manzaralar arasında ağır ağır yürüyerek, doğanın, çiçek kokularının ve temiz havanın tadını çıkarta çıkarta gezdik. Bazı yerlerde dağ çileği yedik. Sevda´nın botanik bilgisiyle donandık. Göl kıyısına yapılmış ahşap masanın etrafına oturarak fotoğrafımızı çekilirken Özkan Ağabey´den şiirler dinledik. Doğrusu, böylesine doğa harikasında insan emeğiyle güzelleşen parkta şiirle yol almak, edebiyat-sanat üzerine deneyim ve bilgiler paylaşmak, insanı daha çok yaratıcı kılıyor.
Parkın diğer ucuna yaklaştığımızda göldeki yosunları, otları ve atıkları temizleyen iki araç gördük. Bu araçlardan biri yürüdüğümüz yolun bir yanına gölden çıkardıklarını yığmıştı, az ileride de daha önceden yığılmış yosunlar kurutulduğunu fark ettiğimde bunların hayvanlara besin olarak ya da başka alanda kullanılıp kullanılmadığını merak ettim ama yanıtını öğrenemedim. Türkiye´de gölleri temizleyen paletli ve yüzen bir araç görmediğim için neden üretilmesin ve göllerde, deniz kıyılarında kullanılmasın diye içimden geçirmedim değil.
Göl kıyısını takip eden yolun kenarlarındaki kimi ağaç gövdelerine sepet yapmışlar. Kaya parçalarına da yuva açmışlar. Niye mi? Parkta gezerken eşyasını kaybedenler, bulanlar tarafından buralara konan saatini, gözlüğünü, fotoğraf makinesini, bebek-çocuk eşyalarını gelip alsınlar diye. Türkiye´de böyle bir uygulama var mı acaba? Gecikmeden bu kültürün bizde de yaygınlaştırılması gerekir. Aklıma Güvenpark´taki dolmuş duraklarında bir direğe takılan kayıp eşya sepeti geldi sadece.
İskandinav ülkelerinde yollarda en çok dikkat edilmesi gerekenin bisikletler olduğunu deneyimleyerek öğrendik. Daha önce gezdiğim orta ve batı Avrupa ülkelerinde bu tehlikeyi hiç böyle hissetmemiştim.Ana bulvar, caddeler yanında sokak ve parklarda bile bisiklet yoluna çok dikkat etmek gerektiğini hemen anlıyorsunuz İskandinavya´da. Bisiklet yolu işaretini görmediğiniz ya da daldığınız bir anda hızla gelen bisikletin çarpmasıyla hastanelik olabileceğinizi trenden, otobüsten inerken yapılan uyarılarla fark ediyorsunuz. O nedenle 15 gün boyunca, hayatımda hiç bakmadığım kadar yollardaki işaretleri, özellikle bisiklet yollarını takip ettim. 

İkinci gün sabah erkenden kalktık Sevda´yla. Kahvaltıya kadar dün gezdiğimiz Rastasjön´ü (Råstagölü) bir de sabah serinliğinde dolaşalım istedik. Hava tertemizdi, ortam sessiz ve selamımızı bekleyen bir doğa vardı. Parka girene kadar gördüğümüz börtü böceğe, kuşa köpeğe, ağaca çiçeğe merhaba diyerek yol aldık. Bir saat içinde parkı dolaştık. “Böyle bir yerde yaşanır.” dedik ve ardından ekledik: “Bir de kışı var buraların değil mi?”
Parktan eve dönüşümüzün erken olacağını düşünerek o an aklımıza gelen bir düşünceyi hayata geçirmek istedik. Eşimle kafaya koyduğumuz şeyi yapmak bakımından ortaklaşırız. Birlikte planladıklarımızın da altından kalkarız. Dün bize söylenen buranın en büyük ve kralın sarayının bulunduğu Haga Park´ı görmeye karar verdik. Yol boyunca birkaç kişiye sorarak parkı 20 dakika içinde bulduk. Parka, çift geliş gidişli büyük bir yolun üzerindeki köprüden geçerek girdik. Tabi, fotoğraf makinesi kullanmaya başladığım 40 yıldır önemli mekanların önünde mutlaka fotoğraf çek(il)me alışkanlığımı kale kapısı gibi görünen girişte gerçekleştirdik. Girişteki parkın planına bakarak gezi güzergahımızı belirledik.
Buradaki parklar ormandan düzenlenmiş anladığım kadarıyla. Bizdeki gibi sonradan ağaç ekilerek, çevre düzenlemesi yapılarak parka dönüştürülen yerler değil, dolayısıyla ağaçlık alanlarda çok büyük ve yaşlı ağaçlarla karşılaşıyorsunuz. Zaten Stockholm, nüfusuna en fazla yeşil alan düşen birinci kent olarak biliniyor. 14 adanın köprülerle bağlandığı İsveç´in başkentine “köprü kent” demek de mümkün. Haga Park´ta büyük bir göl olduğunu, kafeteryanın, gösteri merkezi ve müzenin bulunduğu yere gelince fark ettik.
Müzenin önünden göle doğru meyilli geniş bir çimenlik dikkatimizi çekti. Birkaç kişinin çimlere uzandığı bu mekanda birden göle doğru uçarak giden kaz sürüsünün çıkardığı ses, sanki bir melodi gibi kulaklarımıza geldi. Yol kenarındaki ağaçlara estetik bir görüntü kazandırıldığını gördük. Fotoğraf ve video kaydı yaparak göl kenarına geldiğimizde bir kaplumbağanın suya doğru yol aldığını fark ettik. Dikkatli bakınca oradaki yatay bir ağacın kök ve saçaklarının ilginç bir resim tablosu oluşturduğunu düşündük. Buradan çektiğimiz fotoğrafları whatsapptan kentteşim olan yazar İhsan Kutlu´ya gönderdim. Kendisi uzun yıllar Stockhom´de yaşadığı için zaman geçirmeden farklı bir bilgi verdi: “Hemen her gün bisiklet sürdüğüm mekandasın. Çok duygulandım. O gölün kıyısında krala ait saraylar var, Lenin bir ara orada ağırlanmış. Krupskaya gölün bir yakasından karşıya yüzmüş.” Bu bilgiyi Sevda´yla paylaştığımda “Mayom yanımda olsaydı ben de yüzerdim.” dedi. Gülüştük.
Avrupa ülkelerinde Lenin´in kaldığı mekanlardan gördüğüm ikinci yerdi burası; ilkini Cenevre´de görmüştüm, üniversitenin karşısındaki kafede çalıştığını, görüşmelerini yaptığını Diyarbakırlı yazarlarımızdan Suzan Samancı anlatmıştı. Onun kılavuzluğunda geç vakitte Cenevre Üniversitesi´nin çevresini gezdiğimiz için bu kafenin son durumunu göremedim.
Haga Park´taki kraliyet sarayının demirlerle çevrildiğini ve kameralarla kontrol edildiğini fark ettik. Göl tarafına bakan hafif yükseltinin üzerinde yaşlı ve büyük bir ağacı ve onun arkasında çok güzel işlenmiş bir karşılama yapısının olduğunu gördük. Anladığımız kadarıyla devletin ya da kralın davetlisi olarak gelenlerin göl çevresinde gezinmelerinin sağlandığı ve iki tarafından da giriş-çıkışın bulunduğu kamelyayı gezerken fotoğraflar çekildik. Asıl buralarda ağırlanması gerekenlerin krallar, başkanlar değil, Dünya´yı emekleriyle güzelleştiren insanlar olduğunu dillendirip gölün diğer tarafına yürüdük.
Gölün etrafında bir daire çizerek aynı yere geldiğimizde saat 10.00´u gösteriyordu. Tekrar göl tarafına baktığımızda çimenlerin üzerine uzanmış güneşlenen insanlar çoğalmıştı. Doğrusu kraliyet sarayının 200 m ilerisinde yurttaşların güneşlenebilmesini bir “demokratiklik” olarak yüceltenler olacaktır. Felsefi ve siyasi olarak bunun “krallık”ı aklamaya zemin teşkil edeceğini belirtmeliyim. Doğrusu, Dünya´nın her tarafındaki doğal olanakların, tüm insanların, hayvan ve bitkilerin sağlıklı yararlanabilecekleri biçimde kullanılmasıdır.
Eve döndüğümüzde Özkan Ağabey´ler kalkmışlardı. Kahvaltımızı yapıp günün kalan zamanını nasıl değerlendireceğimizi konuştuktan sonra hazırlıklara başladık. Mert ailesinin bize verdikleri aylık kent kartlarını ve sırt çantalarımızı alarak hemen Solna İstasyonu´na oradan da kent merkezine gittik. Pazar günüydü, sokaklar sakindi; tek tük yürüyüş yapanlara, pedal çevirenlere, köpek gezdirenlere rastladık. İstasyona geldiğimizde Sergel Meydanı´na nasıl gideceğimizi soracak birini gözlerimiz ararken yanımıza çekik gözlü bir kadın geldi. Sevda, ona İngilizce sorduğu sırada ben Türkçe konuşuyordum. Kadın, “Ben Türkçe biliyorum.” dedi. Dünya´nın küçüldüğünün ya da “büyük köy” olduğunun bir göstergesi mi saymak gerek bu durumu bilemiyorum ama insanın iyi iletişim kurduğu dilden biriyle karşılaşmasını, yardımlaşabilmesini anlamlı buluyorum.
Solna´dan birkaç durak sonra ana istasyona geldik. Dik ve uzun yürüyen merdivenlerden meydana giden caddelerden birine çıktık. Turistlerin Stockholm´ü gezmeye en çok geldiği bir dönemdeydik anlaşılan cadde hareketliydi. Az ilerdeki küçük bir alanda büyük taşlarla satranç oynayanları gördük. Meydanlarında, istasyonlarında, okullarında satranç oynanan ülkelerde strateji-taktik geliştirebilen, kurgu yeteneği güçlenen insanlar yetişir. Anaokuldan başlayarak üniversitelere kadar satranç dersinin okutulduğu, atölyelerinin kurulduğu eğitim sistemi bu açıdan önemlidir. Böyle yetişen insanları uyutmak, zekasıyla alay etmek kolay olmasa gerek…
Sergel Meydanı´nda renkli giysisiyle dikkat çeken esmer güzeli bir kadın, elinde çöp poşetiyle tramvay yolunun kaldırımında yürüyordu. Video çekimiyle onu kaydederken yere atılmış ya da çöpteki su şişelerini, meşrubat kutularını topladığını fark ettik. Daha sonra gezdiğimiz kentlerin hepsinde gördüğümüz ve görüştüğümüz arkadaşlardan, bu toplananları dönüşüme vererek geçim ya da ek gelir sağlayanlar varlığını öğrendik. Meydana çok yaklaştığımızı, yaklaşık 40 metrelik bir kuleyi gördüğümüzde anladık. İlerleyince sağ tarafta Kulturhuset (Kültürevi) binasıyla karşılaştık. Özkan Ağabey, “Kraliyet bahçesini mutlaka gezin.” dediği için önümüze çıkan kişiye Sevda sordu ve onun tarifinden doğru yönde ilerlediğimizi anladık. 100 m kadar ilerlediğimizde sağ tarafta suların fışkırdığı güzel bir bahçe atmosferiyle karşılaştık. Biraz ilerleyince ortada havuz, etrafında da ağaçlar ve çiçeklerin donattığı mekanda insanların oturduklarını, çocukların eğlendiklerini, müzisyenlerin yeteneklerini sergilediklerini gördük. Bahçenin içinde kral ve aslan heykelleriyle karşılaştık. Dura dinlene, koşa yürüye, geze toza fotoğraflarımızı da çek(il)erek yol aldık. Bu fotoğraflardan birkaçını İhsan Kutlu Ağabey´le paylaştığımda şu notu gönderdi: “Tam orada, Kungstredgorden´de bir ağaç var, altında kahve. O ağacı kesip tam oradan metro çıkışı yapmaya karar verirler; İsveç tarihinin en büyük protestosu o ağacı kurtarmak için yapılır ve günlerce sürer. Onun altında kahve içmişsinizdir umarım.” Kahve içmemiştik ama oturup nefes almıştık. O sırada İhsan Ağabey´den bir mesaj daha geldi: “Bu ağaçları kurtarmak için Mayıs 1971 İsveç tarihinin en geniş ve uzun süreli eylemi yapılır ve bizdeki Gezi direnişinin bir benzeridir. Ekte o eylemin fotoğraflarından bazıları.” Bu ağaç altı nefesi bize aldıran o direnişçileri selamlıyoruz.
O gün akşama kadar kral sarayının, parlamento ve belediye binasının, hatta Osmanlıların küçücük bir adacık üzerine inşa ettikleri konağın bulunduğu yerleri gezdik. Buraların birkaç fotoğrafını paylaştığımda şu notu göndermişti İhsan Ağabey: “Gamlastan (Old Town) gezerken kralın sarayının müze bölümünü gezerseniz, Osmanlı sultanının Demirbaş Şarl´a hediyesi olan birçok değerli eşyalar görürsünüz.” Ne yazık ki sözü edilen müzeyi gezemedik, çünkü mesai saati çoktan sona ermişti.