Kahramanmaraş’tan başlayan deprem dalgası bölgemizde ve özellikle ilimiz Hatay’da çok sayıda insan kaybına ve çok sayıda binanın yıkılmasına neden oldu. Dostlarımızı, arkadaşlarımızı kaybettik. İmar politikalarının yanlışlığından kaynaklı bu felakette yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı diliyorum. Bu felakette yaşamını yitiren İskenderun Ses gazetemizin kurucuları ve sahipleri Ayşe Figen Arlı ve Haluk Arlı’yı saygıyla anıyorum. Yine bu depremde enkaz altında bir kolunu ve annesini kaybeden gazetemizin çalışkan ve yetenekli muhabiri Akın Bodur’a da geçmiş olsun ve başsağlığı dileklerimi gönderiyorum.
Şüphesiz Gazetemiz büyük kayıplar yaşadı. Ama toplumun haber alma sorumluluğunu taşıyan çalışanları sayesinde yeniden günlük görevine dönme, yeniden ayağa kalkma çabasında… İskenderun Ses Gazetesinin yeniden yayına hazırlanmasında emeği geçen çalışanlarına başarılar diliyor, teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu yazımda çalışanların önemli gündemi olan asgari ücret konusunu irdelemek istiyorum. Özellikle ekonomik sıkıntılar içerisinde olan bölgemiz için bu çok önemli…
Asgari ücret, tanım olarak bir işçinin kendinin beslenme, kira, giyecek, yakacak, temizlik, kültür gereksinimlerini karşılayacak aylık miktar olarak tanımlanıyor. Hesaplar işverenlerce bir kişilik yapılıyor. Yoksulluk sınırı TÜRK-İŞ’in hesaplamalarına göre dört kişilik aile için 34 bin. TÜRK-İŞ, Hükümet ve İşveren temsilcilerinin yaptığı sözleşmeye göre asgari ücret 11402 TL. Çocuksuz bir ailenin yani yeni evli çiftin bu ücretle geçinmesi söz konusu olabilir mi?
Ev kiralarının bu asgari ücretin üzerinde olduğu bir ortamda bir işçinin tek başına bile bu ücretle geçinemeyeceğini işverenler de hükümette biliyordur. Ailede iki kişi asgari ücretle çalışıyor olsun bu durumda maaşın biri kiraya gittiğini varsayalım. Geri kalan bir maaşla bu ailenin geçinemeyeceği ortadadır. Bu ailenin çocuk yapmayacağı varsayılmış olsa da ortada bir yoksul aile gerçeği vardır. Kayıtlı işçi sayısına göre Türkiye’de nüfusun yüzde 55’i asgari ücretle geçinmeye çalışıyor. Hükümet açısından bakıldığında ülkenin yarısından fazlasının yoksul olmasından memnuniyetsizlik göstermediği ortada.
Yapılan sözleşmeden Bakan, Türk-İş ve İşveren temsilcisi memnun ayrıldılar. TÜRK-İŞ 12 aylık fiyat artış oranını yüzde 112 olarak belirlemiş. Ama imzalanan sözleşme asgari ücrete altı aylık yüzde 34 artış sağlıyor. Bu yıllık bazda yüzde 68 ediyor. Peki TÜRK İş neden kendi tespit ettiği enflasyonun yüzde 44 altında bir artışa imza attı? Burada tek memnun olması olağan olan işveren temsilcisi, o da zaten ziyadesiyle memnun ayrıldı toplantıdan.
İşverenlerin asgari ücretle kår ilişkisine baktığımızda: Bir işveren işçi başına ne kadar kazanç sağlar? Bu, sektöre göre değişiklik gösterir elbette… Ama işveren, işçilerin emeğiyle ürettiği malları satarak elde ettiği kazanç üzerinden hem üretim yapan hem hizmet veren işçilere ücretlerini öder. Aynı kazançtan şirketin giderlerini öder, yatırıma pay ayırarak yeni makinalar alır. Vergilerini yine bu kazanç üzerinden öder. Ayrıca da elde ettiği kår üzerinden sermaye biriktirir. Şimdi burada baktığımızda işverenin fazla kår etmesi için işçilere az verip malını pahalıya satması gerekiyor. Bunu herkes, özellikle sendikacılar da, biliyor. Ama hiçbir sendikacı, işçinin ürettiği ürün ile ücreti arasında bağ kurup ücret pazarlığını buna göre yapmaz. Ya da işverene “bu kadar kår ettin bunun şu kadarını işçilere ver” demez. Çünkü işçinin ücretinden kesip maaş alan bürokratik sendikacılar, kendilerine ayrıcalıklı bir yaşam sürdürdükleri için işçilerin taleplerine göre değil patronla uzlaşarak ücret tespit etmeyi yeğliyorlar.
Peki işçiler bundan memnun olacak mıdır? En büyük toplu sözleşme olan bu asgari ücret tespitinde işçilerin bir rolü olmamıştır. Eğer memnun değilseler sendika sistemini sorgulamalılar, kendi iradelerinin yönetimde olduğu sınıf sendikalarını düşünmeliler.