Bugünkü seçim sisteminde adaylar kendilerini günlük propaganda çalışmaları ile yeniden ve yeniden halka tanıtmak, ispat etmek zorundadırlar.
Bunun için seçim bürosu açılışları, aday tanıtım toplantıları, ev toplantıları, stant açılışları, bildiri ve seçim beyannamesi dağıtma, gazete dağıtma, iş yerlerinde ve okullarda yüz yüze seçmenlerle görüşmeler, pazar yerlerinde pahalılığın nedenlerini halkla konuşma vb. propaganda araçları kullanılır.
Buralarda işçi ve emekçiler adaylara soru sorarlar. Adaylar bu sorulara inandırıcı yanıtlar vermek zorundadırlar, kendilerini ispat için…
Karşısında ilk defa kanlı, canlı gördüğü adayı yakından tanımak ve samimiyetini sınamak ister. Daha önce görmediğin bir kişiye ne kadar güvenebilirsin? Hele daha önce mecliste ise ve halk için bir laf etmemişse işi iyice zor.
Seçim dönemi, partilere dört beş yılda bir yapılabilecek propaganda çalışması olanağı sunar. Halbuki sınıf politikası işçilerin içinde günlük çalışmalarda her an her saat denenen bir çalışmadır. Her parti daha fazla milletvekili almak için çalışır. Bu yüzden de popüler, kitlelerin tanıdığı adayları ön sıralara koyarlar. İşçi partisi, sol parti, sosyalist parti, komünist parti, emek partisi vb. isimlerle seçime katılan partiler de aynı metodu uygular ve kendilerine yakın popüler, kitlelerin tanıdığı ses sanatçısı, sinema sanatçısı vb. adayları ön sıralara koyarlar. Kendilerinin meclise işçilerin emekçilerin kurtuluşunun yollarını anlatmak için, halk iktidarına nasıl ulaşılabileceğini emekçilere anlatmak için girmek istediklerini söylerler. Ama ne adayların seçiminde ne sıralanmasında işçilerin bir kararı, iradesi olmadığı gibi işçilerden aday bile yoktur. Hepsinin başlıca amacı seçim çalışmalarında partilerinin üye sayısını artırmaktır.
Sendikaların çoğu kendilerini partiler üstü göstermelerini “bütün partilerden üyelerimiz var, hangi partiyi destekleyeceğiz” diyerek gerekçelendiriyorlar. Bu gerekçeyi ileri sürenler elbette sendikaların başındaki yöneticiler. Bu gerekçeyi ileri sürenler sendika ağaları olsa da bu dediklerinde haklılık payı yok değil. Sendika herhangi bir partinin yanında tavır alırsa işçilerin bütününü sendika gibi kucaklayamaz. Sadece bir taraf olmuş olur. Her görüşten işçi hiçbir ayrım gözetmeden kendi hakları için sendikalarda birleşebiliyor, grev ve eylemlerde birbirine güvenip bir arada bulunabiliyor. Bu eylemlerde işçilerin ortak iradesi olmasa bile iyi kötü ortak çıkarı ve talebi var. Ama partiler, hangi parti adını alırsa alsın, işçilerin isteğini, ortak talebini ve iradesini yansıtmıyor.
Bunun için siyaset, sınıfın içinden, yani sınıf sendikalarından yapıldığı, daha doğrusu sınıf kendi siyasetini yaptığı oranda işçiler tarafından sahiplenilecektir. İradesi işçilere ait olmayan her türlü parti, işçiler tarafından onları bölme amaçlı olarak algılanacak ve benimsenmeyecektir.
Günümüzde yapılan her seçimde işçiler, elbette kendilerinin ürettiği ürünlere el koyup kendilerine devasa servet biriktirenleri, kendilerinden alınan vergileri sermaye sahiplerine kredi olarak veren yöneticileri ve onların gösterdiği adayları tanıyacaklardır. Yine işçi sınıfını mecliste temsil için gittiklerini söyleyen adaylar olacaktır. Ama işçiler şunu iyi bilmelidirler ki kapitalist sistemde hiçbir burjuva parlamento işçilerin sömürüden kurtulmasını sağlayan ya da ona olanak sağlayan yer olmamıştır. Geçmişte de işçi partileri meclise girmiş, işçiler adına hareket eden parlamenterler, sendika başkanları mecliste yer almıştır. Ama hiçbirinin işçi sınıfı için meclisten bir yasa çıkarılmasında yararı olmamıştır. Ancak işçiler emekten gelen birleşik güçlerini kullandıklarında yasaları değiştirmişlerdir.
Elbette henüz sınıf sendikalarını örgütleyememiş ve dolayısıyla kendi sınıf siyasetini de oluşturamamış olan işçi sınıfı bu seçimlerin kendisini sömürüden kurtuluşu için umut olmadığını bilerek, seçimlerde oy kullanırken maalesef ehvenişer politikası gütmek zorunda kalacaktır.