Halit KATKAT


Bir sendikanın genel kuruluna sınıfsal bakış

Halit KATKAT


 

İskenderun Demir Çelik Fabrikalarında yetkili olan Hak-İş´e bağlı Özçelik-İş, 15. olağan genel kurulu 16-17 Temmuz tarihlerinde Ankara´da gerçekleştirildi. Mevcut Başkan Yunus Değirmenci ve Recep Akyel arasında geçen genel başkanlık yarışında 257 delege oy kullandı.
İlk turda Yunus Değirmenci 129 oy alırken Recep Akyel 120 oy aldı, 8 oy geçersiz sayıldı.
İkinci tura kalan genel başkanlık seçimini 137 oya 115 oy ile Yunus Değirmenci kazandı.
Olaya sistemin koyduğu kurallar açısından bakanlar için burada sıkıntılı bir durum yok. Oyun kurallara uygun oynanmış. Ama olaya işçi sınıfının bakış açısıyla bakıldığında kazın ayağının öyle olmadığı görülüyor. Başlığa “bir sendikanın genel kurulu” olarak yazılmasının nedeni aşağıda açıklayacağım nedenlerden dolayı konunun bütün sendikalardaki uygulamalar için geçerli olmasındandır.
İşçiler bir defa olaya ´delege usulü işçi sınıfı açısından demokratik bir yöntem midir?´, sorusunu sorarak bakmalıdırlar. Birincisi, delegeler şubelerden kısa bir dönem için ve sadece genel kurulda oy vermek üzere seçilen kişilerdir. İkincisi, delegeler belli sayıda işçiyi temsil eder ama bu işçilerin hangileri olduğunu delege tarafından bilinmeyen, onu seçen işçilerin de kendini hangi delegenin temsil ettiğini bilmediği bir sistem. Böyle bir durumda işçinin taleplerini ve seçilecek yönetime onay verip vermediğini bilmeden o anki psikolojik durumuna göre oy kullanır. Alınan kararlar ya da istenmeyen yönetimden sorumlu olmaz. Üçüncüsü, delegeler liste halinde seçildiği için kimin listesindeyse onun için kılıç sallar. Dördüncüsü, delege kullandığı oydan dolayı temsil ettiği işçilere hesap vermez.
Yukarıda saydığım gerekçeleri düşünerek bize nasıl bir sendika, nasıl bir demokrasi gerekliği işçiler tarafından hiç konuşulmazken başkanların kendileri için yaptıkları ayrıcalıklar daha çok konuşulmaktadır. Örneğin seçilen genel başkanın önceki dönemde 50 bin lira maaş aldığı, 1,8 milyon lira değerinde lüks makam aracına bindiği daha çok konuşulmaktadır. Elbette sendika bürokratlarının işçilerin sırtından kendileri için yarattıkları lüks yaşam eleştirilmemezlik edilemez. Ama yıllardır eleştirildiği ve kullandığı ayrıcalıklar teşhir edildiği halde aynı kişi yeniden başkanlık koltuğuna seçilmesine ne demeli. Diyelim ki yeterli teşhir yapılamadı işçiler de bilmeden seçti. Peki seçilemeseydi, gelenin aynı şeyleri yapmamak için bir garantisi var mı? Yok. Yani işçiler her seçimde ahlaklı dürüst kişiler mi arayacaklar? Bu etikçi bakış açısının uygulama olanağı yoktur. Olaya işçilerin yönetim ve denetim mekanizmalarında yer alması açısından bakılmalıdır. Yani devamlı yolsuzlukları araştırıp, yapanları eleştirmek yerine, işçiler nasıl bir yönetim mekanizması oluşturmalı ki, bürokratlaşma ve yolsuzluklar olmasın?
Bu sorunun yanıtı için önerim şu: Bir defa delege temelli genel kurul yapılmaktan vazgeçilmeli. Bunun yerine fabrika ve işyerleri birimlerinde işçilerin doğrudan seçeceği temsilcilerden oluşan konsey, şube yönetimini seçmeli ve denetlemeli. Bu konsey gerekli gördüğü anda yönetimi ya da bir yönetim kurulu üyesini görevden almalı. Temsilciler onu seçen işçiler tarafından tanındığı için denetlenmesi ve hesap sorulması kolay olacaktır.
Sendika genel merkezlerine bu seçilen işçi konseyleri aralarında kendilerini temsil edecek delegeleri göndermeleri uygun olacaktır.
Yolsuzluklar ve ayrıcalıkların olmaması için sendika yöneticilerinin yaptıkları toplantı başına ücret almaları ve zorunlu yapacakları işlerin giderleri karşılanmalı. Ücretleri asgari ücretlinin iki katını geçmemeli vb. kurallar işçiler tarafından konulabilir.
Bu konuda daha fazlasını merak edenler Ses Gazetesinde daha önce yayınladığım yazılara ve https://hkatkat.blogspot.com/ adresine bakabilirler.