Depremde tüm kaybettiklerimizin anısına
Bu günlerde okuduğum bir kitap var. "Deprem Sonrası Antakya: Tanıklıklar Miras ve Gelecek" Kitap, Nehna Platformu tarafından hazırlanıp- İstos Yayınları'ndan 2025 yılında çıkmış. Bir derleme kitabı. Derleyenler: José Rafael Medeiros Coelho-Anna Maria Beylunioğlu
Kitabın Önsözünde: "Elinizde tuttuğunuz bu çalışma 6 ve 20 Şubat'ta Antakya ve çevresini de etkileyen depremlerin ardından şehrin tarihine, insanın hafızasına, deprem sırasında ve sonrasındaki duygularına dair tarihe bir not düşme isteğinin ürünü." cümlesiyle başlıyor.
"Korku, Endişe, ve Umut olarak adlandırdığımız üç bölüme ayırdık" diye devam ediyor ve "Antakya'ya geri dönmek umuduyla..." bitiyor. Kitapta 28 yazarın, Hatay'ın plaka numarası kadar yazıları 442 sayfalık, hacimli bir kitapta yer almış.
Kitabın 26'ncı sayfasında tanıdığım bir isim karşıma çıkıyor: Can Şakirgil. Yazıya geçmeden tanışma sürecini anlatmak istiyorum. Arsuz'da PTT'nin hemen yanında Bedi Uz Bey'in önerisiyle Mehmet Abim kitap sergisi açmıştı. İki yıl devam ettirdi, sonra biz sürdürdük. Kiraladığımız küçük bir dükkanının önünde kitap sergisi açmıştık. Hemen bitişikte Corc Beyin fırının yanında berber ve Leydi Pastanesi vardı. Gaziantep, Antakya ve civar illerden Arsuz'a yaz için gelenler tepsi tepsi kebaplar yiyecekler fırına verirlerdi. Leydi pastanenin künefesi çok meşhurdu. Gecenin geç saatlerine kadar Bedi Uz'un çok güzel ve lezzetli mercimek çorbası olurdu.
Burada çok sıcak samimi komşuluklarımız oldu.
Can kardeşimi yanılmıyorsam 2002 yılında tanımıştım. Antakya'da oturuyor, yazları ailesiyle birlikte Arsuz'a geliyordu. Elinde hep kitap olurdu. Kitap sergisine akşamları gelir, kitapları inceler okurdu. Kitaplardan edebiyattan sanattan konuşurduk. Bazen bana yardımcı bile olurdu. Yıllar sonra yardımları ve samimiyeti için kendisine çok teşekkür ediyorum.
"Deprem Sonrası Antakya" kitabından Can Şakirgil'in yedi sayfayı bulan yazısının son sayfasını aşağıya alıyorum:
"2023-Soğuk bir şubat akşamı. Ülkesinde deprem olmuş. Aslında depremin merkezi uzak bir şehir. "Bizimkiler biraz sallanmışlar. Eğer çok kötüyse kiliseye sığınmışlardır" diye içinden saf düşünceler geçiyor. Almanya'daki kuzeni de kendi ailesine ulaşamadığı içinde hala küçük bir çocuk yaşayan bu adamı arıyor. " Abi kiliseye sığınmışlardır" diye teselli ediyor. Ertesi gün depremin şiddetini anlıyor. " Hep acaba kilise nasıldır?" diye öğrenmeye çalışıyor. Herkes "yıkıldı" diyor ama buna inanmak istemiyor. "Hasarlıdır ya" diye düşünüyor. Sonra çan kulesinin yere yan yatmış bir halde olan fotoğrafını görüyor. Gözleri doluyor. Birkaç gün sonra da bazı kanallar drone'la kilisenin üstünden geçerek bir video yayınlıyor. Ağlıyor. Elinden ağlamaktan başka hiçbir şey gelmiyor. Gözünü kapatıp çocukluğuna, çan kulesine, bayramlara, vaftizlere, cenazelere gidiyor, çocukken her pazar gidip arkadaşlarıyla oynadığı bahçeyi, kilise görevlilerinden ders aldığı " talim" saatlerini hayal ediyor. İkonaları, İl Heykel'i, gür sesli ilahicileri, mumları, bahhur kokularını düşünüyor. Elinde büyük nenesinin ikonasıyla devrede tur atmasını. Şağnini'deki balonları hayal ediyor. Paskalya'da herkes gittikten sonra İncil okumasına kalıp elinde mumla papazın önünde durduğu anları düşünüyor.
Lakin tüm bu hatıralara rağmen ağzından yıkım, ölüm, acı ve keder kelimelerinden başka kelam çıkmıyor. Bu kelimeleri yazan adamın çocukluk kilisesi artık yok. Bu adam yıllar önce çok küçük bir çocukken kilisenin bahçesinde bulduğu bardak aralığına bakarak hüzünleniyor.
Bu çocuk yas tutuyor. Antakyalı yüz binlerce yüz binlerce insan gibi..." (sf:33)
Eline sağlık Can'ım Kardeşim. Başka kitaplarını yazılarını okumak dileğiyle.. Sana sevgilerimi selamlarımı iletiyorum. Üsküdar, 06.02.2026


